10 Ağustos 2016 Çarşamba

Yalın Ölüm

                                  Yalın Ölüm
“Beni hatırlayın dostlar”demeden
Hatırlanmayı bir küçük çocuğun,
Bir insan ömrü kadar ancak yaşayacak
Beynine bırakır ve ölür kanarya…
Bizim ömrümüzün son buluşu ,kalın
Bir cilt gibi...
Oysa bir gül yaprağı gibi ince ve yalın

Olmalısın Ey Ölüm.

                                               Hüsrev Hatemi

27 Temmuz 2016 Çarşamba

NON DOLET

Keder bir fener gibi döner geceleri,
Ve bezgin seher gelir ardından
Her tanışmayı bir ayrılma say;
Her doğum bir ölüm habercisi
Kavuştuğumuzda ayrılmıştık bu kesindi,
Her güne ayrılığın korkusu sindi
Gerçeği bilmeyen yüreğimiz,
Hep yeni tanışmalara gereksindi…
Her kavuşmayı bir ayrılma say...
Karanlık umutsuzluktan geçene,
Tek mum ışığı çırağan görünür,
Oysa iyi bilinir ki dönüş yolunda
Asla çırağan yoktur...

Çok sayıda şam-ı gariban yaşanır,
Nice yaman acılar çekilir ve bir gün,
Sızılar acıların yerini alır,
Yürek kederli bir sevinçle anlar
Acının yok olduğunu artık.
Her kavuşmayı bir ayrılma say;
Keder bir fener gibi döner geceleri,
Döner geceler keder bir fener gibi,
Ve bezgin seher gelir ardından...
Her kavuşmayı bir ayrılma say... 

26 Temmuz 2016 Salı

Ellili Yıllar İçin Acılı Alaturka Şarkı
Meded ey zaman, bir parça kestir
Kestir bir parça ucundan zülfünün;
Gönül şarkılarını söylerken Safiye Aylâ,
Firak ey felek firak!
Ve bir o kadar da hüzün.

Ilık gazozlu, aynalı taraklı
Çok tramvaylı geçen yazlar
Spor ve Sergi Sarayı’na hayran şehir...
Cambazhaneli geceler, gök havai fişekli
Budur ellili yılların hayâlimdeki şekli.

Yenildik sana ey zaman, bu kesin fakat yine de,
Yine de demek isterim ki derdimi,
Yahya Efendi dergâhına en muvafık derdimi,
Arzetmeğe bir dem bulamadım
Buna izin vermedi felek.

Sana yaptırayım ey zaman-aman
İnsan kemiği tarak,
Tara kâküllerini ve ellili yılları
Bir yana bırak.
Derdimi arzetmeğe bir dem bulmamışken ben,
Ey dost, tanıdılar seni ve derhal geri aldılar
Sarı giymesek de olacağı buydu zâten.
Bekle orda üzerin sarı yapraklarla örtülü
Âhüzarı beni muhtemelen ağlatabilir,
Lütfen uyarın Bülbülü.
Söyleyin Bülbüle nâliş filân etmesin
Bu bahar Feriköy’de kalsın
İstinye’ye hiç gitmesin
Esther Williams’lı ayna, plastik tarak
Çok Fahrettin Kerim’li ve Ulunay’lı bir yaz
Ey zaman, tara sen yine kâküllerini
Ve ellili yılları
Bir yana bırak.

Hüsrev Hatemi



25 Temmuz 2016 Pazartesi

Yaşlılar Korosu

YAŞLILAR KOROSU

Susturun ne olur şu olukları;
Ne rahattı ama yağmur öncesi,
Kesilsin hepsinin solukları,
Biz miyiz onların eğlencesi?
Biz de Arkadya’da yaşamıştık...
Sanırdık, isterse iyi olur insan,
Kalbimiz bu zırhı nasıl ne zaman
Kuşandı bilmiyoruz, vakit geç artık.
Yavru kuşlara acımakla başlayıp
Kimseye acımamakla biter ömür,
Duyguları kaybederiz bu kayıp
Bize bir kurtuluş gibi görünür
Bir yağmur yağmaya görsün, oluklar,
Takma dişlerini takırdatırlar
Kelimelerle geçen ömrümüzü,
Çekinmeden bize hatırlatırlar.
Kurtlara yenilmemekti dileğimiz,
Bizler de olduk birer tilki...
Şimdi ne kadar bizden uzak kalbimiz,
Bize ne kadar yakın kin, ne uzak sevgi.
                                                              Hüsrev Hatemi (46 yıllık şiiri)











12 Ocak 2016 Salı

Değeri Bilinmeyen Lütuflar

                                                  Değeri  bilinmeyen  Lütuflar
                                                                                                                       Hüsrev Hatemi
Bazı şeylere bin yıllardır o kadar alışmışız ki,çok doğal ve zerre kadar hayranlık duymadan karşılıyor, üzerinde hiç düşünmüyoruz  .Meselâ ,  insanların konuşarak anlaşan canlılar olmakla yetinmeyip ,birbirlerini ziyarete gitmeleri,Oturup  etrafı  seyrederek  ahbaplık etmeleri   ve  konuşmaları,  şiiri,  şarkıları, resim  ve  heykeli  icad etmiş  ve  hoşlanıyor olmaları,Önce  kendi  dilleri ve  putları ortak, daha  sonra  Tanrı  inancı ortak olan milletler oluşturmaları,sonra başka toplumların da dillerini ve dinlerini merak ederek öğrenmeye çalışmaları ,mesela Pisagor'un doğduğu toprakları bir süre bırakarak, Mısır'a gitmesi,sağ salim dönebilmesi..Ahd-i Atik'e göre(Old Testament) Hazret-i İbrahim'in eşi  Sâre, yabancı  topraklarda  ölünce ,O civarda oturan Hatti oğullarının(Hititler?) Hz.İbrahim'e "Sen bizim aramızda Tanrı misafirisin ;eşin için mezar yerini sana ücretsiz olarak veririz"demeleri ve Hz.İbrahim'in "Hayır ben eşimi parası ödenmiş olan bir yerde yatırmak isterim" deyişi,hem  Hatti  Oğullarının hem Hz.İbrahim'in  davranışlarındaki  güzellik. İnsanlığın ta ilkçağlardan beri  örften, yazılı hukuka  geçmiş  olmaları ,Ortaçağda  bu gelişimin  ilerlemesiyle  Roma  Huku'nun  doğuşu.  İnsanlığın bez  dokumayı, yün eğirmeyi  sonra bu yün ipliğini dokumayı  bulması ve bunun yaygınlaşması,Pamuk ve keten tarımı yapılması, toprak tabletlerin fırınlanması ile, dayanıklı taş sayfalar haline getirdikleri kitap ve evrak hazırlamaları,sonra bundan papirüse,deri sayfalara(parşömen) ve nihayet kağıda geçmeleri.Hele günümüzde kağıt veya mürekkep kullanmadan,bilgisayarı kapatınca yok olmayacak hatta renkli resimli  sayfalar  doldurmamız.Kullandığımız takvimin ay ve yılları değişik de olsa ,hicri takvim kullanan bir ülkeden bir Batı ülkesine uçakla seyahat eden yolcu nun, kendi ülkesinde  Perşembe  günü ise, gittiği ülkedeki günün de , sözlükte  perşembeyi  karşılayan bir ad oluşu.
                  Bunlar biyolojik olarak bizde olan özellikler değildir. Bunlar insanlığın edinimleri,kazanımlarıdır.Duyma,görme,konuşabilme bize verilmiş biyolojik nimetlerdir.Fakat bir Dede Efendi bestesi, güzel bir tablo,bir Minyatür veya Ayasofya,Süleymaniye, insanlığın becerileri ve katkılarıdır.Bu katkıları yaparken, insanlık tabii ki biyolojik olan temel yeteneklerini kullanır.Ama bu yeter mi? Bence  bir otomatizme veya sibernetik'e atfederek herşeyi izah edemeyiz.Kültürün ,felsefenin,Güzel Sanatların,dinlerin gelişmesinde ben temel  nedenlerden  birinin de "vahiy"olduğuna  inananlardanım .Kur'an-ı Kerim'de "Allah bal arısına vahyetti"diyor.Yani böcek boyutlarında olan bir canlının tek başına yaşamak yerine, kendinden çok kovanını ve kraliçesini düşünen bir canlı olarak yaşayışındaki sırrın "Allah'ın vahyi"olduğunu Kur'an-ı Kerim söylüyor.İnanmayan inanmasın fakat  çok  düşündürücü.
                                              Biyolojik Nimetler
İşitme hissinin canlılara verilmiş olmadığını bir an için düşünelim . Doğan bebeklerin sesini,kuşların sesini,Anne ,baba ve kardeşlerin de sevdiklerimizin de sesini duymadan el işaretleri ile idare edilen,müzik aletlerinin de şarkı söylemenin de ,ortaya çıkmasına imkan olmayan bir dünya hayatı. Zaptedilmiş  sesler  olan kelimeler de olmayacağına göre, yazı ya hiç icad edilmeyecek yahut bin yıllar sonra, ilkel işaretler halinde bir anlaşma aracı olarak icad edilecekti. Fakat, böyle bir dünyada,şiirler şarkılar ve edebiyat olmayacaktı.Görme duyumuz da işitme duyumuz ile birlikte ,doğuştan beri en gelişmiş televizyon cihazlarından daha mükemmel anlaşma,eğlenme,çevreyi tanıma,Öğrenme ve güzellikleri duyma aracımız  Hem de,Gökyüzünden "iletişim sözleşmeniz gereği abone ücretinizi ödemezseniz, görme ve işitme bağlantınız sonlandırılacaktır"tarzında uyarılar da gelmiyor.Bu minneti duyanların, gece ve gündüzün her dakikasında sonlandırmadan ,Tek ve Sevgi dolu Yaratıcıya "Elhamdülillah"sinyalleri göndermeleri yeterli.Bu minnet ve teşekkür hissini duymayanlardan,  çeşitli sinyal  eşdeğerleri de kabul görüyor.O kadarını zaten benim bilmeme imkan yok.Kur'an-ı Kerim'in Secde Suresi (32 ci Sure)6,7,8 âyetlerinde Allah'ın insanı çamurdan yarattığı,sonra ona biçim verdiği,kulak ,göz ve gönüller(ef'ideh) ihsan ettiği bildiriliyor.Ne kadar da az şükrediyorsunuz şeklinde de bir İlahi sitem ve uyarı eklenerek.Gönüller şeklinde çevrilen Ef'ideh kelimesi herhalde kalb anlamına da geliyor ki Kasimirski fransızca olarak "le coeur"kelimesini kullanmış.İngilizce meallerde "Heart" deniyor.(Efideh, Süleyman Ateş mealinde"gönüller"kelimesiyle karşılanmıştır)
                                      Kısacası

Dışımızda  bir Dünya var .Yarın sabah biz meselâ  sekizde  evden çıkınca,  ülkemizde  herkes için saat sekiz  olacak, İş yerinde not alırken kullandığımız klavyedeki harfler  ve  kalemimizin yazdığı harfler, herkes için aynı sesi  ifade edecek,Çocuğu olan  bir arkadaşı  tebrik  ederken,  onun mutluluğunu, heyecanını biz de tahmin ederek içimizde duyacağız.Bir iş arkadaşımızın yakını vefat etmişse  baş sağlığı dileyeceğiz veya "Allah rahmet etsin" diyeceğiz.Dış dünyamız düzensiz değil.Olabileceği kadar düzenli yani.İsteyen inanır isteyen inanmaz,fakat hayatımız Allah'ın bağışladığı biyolojik yeteneklerle başlıyor ve şimdi yaşayan veya yaşamayan, çok eski zamanlarda yaşamış diğer insanların kazanımlarıyla devam ediyor.Bir kurt sürüsü, veya karınca yuvası  veya arı kovanında, vahiy egemen ise, düşünme yeteneği  olan İnsanda, vahiy tabii ki  daha hakimdir. Tabii ki, her kes peygamberlik derecesinde değildir.Peygamberlere sözel vahiyler geldi..Kalbinde Allah Sevgis taşıyanlara da iyi davranışları seçmek  için ilhamlar gönderilir.İstemeyen inanmasın.

1 Ocak 2016 Cuma

İmaj Tamir Çalışmaları

İMAJ TAMİR ÇALIŞMALARI
Hüsrev Hatemi
Yakın tarihte olsun,uzak geçmişte olsun öyle talihsiz tipler yaşamıştır ki,aslında bir çok benzerlerinden daha kötü olmadıkları halde,hep kötü tanıtılmışlardır. Bunun aksi de sıklıkla görülür. Öyle övülen tipler vardır ki,onlar da bu kadar övgüyü hakketmemişlerdir.
Bir örnek veriyorum:
Selçuklu vezirlerinden Muinüddin Pervane, tarihi kişilikleri kum torbası zanneden boksör tarihçiler,veya tarihçi olmayan kahvehane hatipleri tarafından hırpalanmış ve hırpalanmakta olan talihsiz bir çehredir.
Osmanlılar, şimdiki devir yazarlarından biraz daha insaflı,biraz daha empati duyabilen yazarlar yetiştirmişlerdir. Bu sebeple bir Osmanlı aydını Cengiz Han’ı pek övmez. Övmek bir yana,onu zalimlik numunesi olarak anar. Cumhuriyet döneminde ise,Cengiz Han,anlı şanlı Türk evladı olmuş,Selçuklular ise “pek başarılı olmamış Türk Devleti” görüntüsü ile etiketlenerek bir köşeye itilmişlerdir.
Muineddin Süleyman Pervane,Anadolu Selçuklu Devletini 1262-1277 arasında yöneten bir Selçuklu veziridir. Anadolu’nun manzarası,bugünün Irak veya Afganistan’ı gibidir. Görünüşte,Selçuklu Devleti yıkılmamıştır. Fakat, Moğol askeri birlikleri her fırsatta Selçuklu yönetimini “tedip” etmek için Konya’yı, Kayseri’yi kuşatmakta ve sivil halkı da kılıçtan geçirmektedir.Muinüddin Pervane on beş yıllık hükümet reisliği sırasında ne Mevlana, ne de Burhaneddin Tirmizi gibi davranmıştır. Buna da imkan yoktur. O devir de, Anadolu’da tamamen ahlak kurallarına uygun davranan bir vezirin, hükümet yönetmesine değil,yaşamasına bile imkan vermeyen şartlar hüküm sürmektedir. Muinüddin Pervane,Moğollardan Anadolu’yu kurtarır ümidi ile Mısır’da hükümdar olan Baybars’ı  tutan ve onu davet eden bir kişi olduğu halde,Moğolların karşı saldırısından çekinerek Tokat’a çekilmiştir. Baybars,Kayseri’ye girdiyse de , Muinüddin Pervane’den destek görmediğinden,Anadolu’yu terk etti. Bunun üzerine o devrin süper gücü olan Moğolların,Azerbaycan’da oturan büyük komutanı Abaga Han Anadolu’ya girdi. Kayseri’de ve Doğu Anadolu’da büyük katliam yapıldı. 1277 yılında Abaga Han’ın emri ile hareket eden Moğol komutanı Gökçe Bahadır, Pervane’yi otuz iki kişilik yakınları ile idam mevkiine götürdü. Muinüddin Pervane, iki rekat namaz kılma müsadesi alarak, namazı bitirdikten sonra,idam edildi. Çok kısaltarak verdiğimiz bu olaylar zincirinden anlaşılıyor ki, Muinüddin Pervane tamamen ahlak ve insanlık ilkeleri ile sınırlı bir hayat sürememiştir. Fakat Sinop’ta Pervane külliyesi, Tokat’ta bıraktığı eserler onun bu kadar karışık olaylarla dolu olan on beş yıllık döneminde, hayır eserleri yaptırmayı ihmal etmediğinin kanıtıdır. Pervane’nin en büyük günahı,Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’ı, Moğolların öldürmesine engel olmayıp aksine bu olayda etkin rol üstlenmesi olmuştur.
Pervane’nin, içinde bulunduğu şartları hiç göze almadan, onu sadece entrikacı ve egoist bir hain adam gibi gösterenlerin bazıları, o devirdeki Moğol komutanlarını “Müslüman ağabeyler” gibi gören kahvehane hatipleridir. Bu zevat-ı kiram, Moğolların o devirde Şamanist veya bazılarının Budist olduklarını düşünmemekte, Muinüddin Pervane’yi,Moğollara düşmanca hisler besleyen bir İranlı gibi görmekte veya göstermektedirler. Anadolu’ya giren Baybars,hem Müslüman türk(Kıpçak) asıllı olduğu,hem de kayseri halkına hiçbir gasp olayı yaşatılmamasını, her şeyin ücreti ile satın alınmamasını sağladığı halde, milliyetçi hatipler ona takdir veya tekdir cümlesi göndermekte gönülsüz davranmaktadırlar. Selçuklu dönemini inceleyen tarihçilerimizden Osman Turan,Pervane’nin dönemi için şunları söylemektedir.
“Muinüddin Pervane,Moğol müdehaleleri ve saltanat mücadelelerinin kızıştığı, ihtiraslı emirlerin birbirlerine düşüp devletin kudret ve itibarını sarstıkları bir zamanda meydana çıkmış,çok mahirane bir siyaset ve metodlar ile Moğolları kazanarak, Türkiye’de tek adam durumuna gelmiş, on beş yıl zarfında devleti mutlak hakimiyeti elinde tutarak,memlekette bir nizam ve huzur sağlamış ve bir “Pervane devri” kurmuştur(1).
Osman Turan gibi tarafsız Moğol muhabbeti de fars muhabbeti de taşımayan başka iki tarihçimiz,Ali Sevim ve Erdoğan Merçil de şu sözleri söylüyor. “On beş yıl süreyle siyasi zeka ve mahareti sayesinde yönetimi tekelinde tutmuş, ülkede huzur ve sükunu sağlamada eşsiz bir başarı göstermiştir. Onun ölümünden sonra Türkiye Selçuklu Devleti adeta sahipsiz kaldı,yönetime el koyan Moğolların sebep olduğu buhranlar ve huzursuzluklar sürüp gitti(2).
Mevlana,1273 de vefat ettiğine göre,Muinüddin Pervane’nin idam edildiğini görmemiş,bu olaydan dört yıl önce ölmüştür.
(1-    Osman Turan.Selçuklular Zamanında Türkiye.Turan Neşriyat Yurdu İstanbul 1971

(2-    Ali Sevim,Erdoğan Merçil.Selçuklu Devletleri tarihi.Türk tarih Kurumu.1995)

1 Kasım 2015 Pazar

Seyyid Mehmed Pertev Paşa'nın bir güftesi

 Seyyid  Mehmed   Pertev   Paşa’nın  Müstezad tarzında bir Güftesi,
                                                                                                                                                           Hüsrev Hatemi
Hasretle  bu  şeb  gâh uyudum,gâh uyandım
Hep ol mehi andım
Eğlence edip hâb ü hayalin oyalandım
Tâ subha dayandım
Kan ağladım içtikçe mey-i  bezm-i  firakı
Bi minnet-i   saki
Peymâne   gibi   gâh dolup gâh boşandım
Her renge boyandım
(Hasretle bu gece   bazan uyudum   bazan uyandım/Hep o ay yüzlü güzeli andım/Ardarda uykuyu ve hayalini görmeyi eğlence ederek oyalandım/Bu hal vakit sabaha dayanıncaya kadar sürdü/Senin ayrılığının,yokluğunun  meclisinde ayrılık şarabını şarap dağıtıcısına minnet etmeden içtikçe,kan ağladım/Kadeh gibi bazan dolup bazan boşaldım/Her renge boyandım.
               Bu müstezad tarzındaki güfteyi Nevres Paşa Uşşak makamında bestelemiş ve her nedense ,musiki yayınlarında(en son da You tube'da) güfte Erzurumlu İbrahim Ethem Pertev Paşa'ya atfedilmiştir.Seyyid Mehmed Pertev Paşa hakkında etraflı bilgiyi İbnül Emin Mahmud Kemal İnal'in "Son Asır Türk Şairleri"adlı esaerinde bulmak mümkündür.1837 yılında,haksız suçlamalara uğramış,Edirne'de idam edilmiş ve Şiirleri 1840 yılında  basılmıştır.O sırada Ethem Pertev Paşa onaltı yaşındadır(doğumu 1824)               Türk musikisi ile ve tarihiyle uğraşanların bu hatayı düzeltmeye gayret etmeleri çok iyi olur.Her iki Pertev Paşa'yı rahmetle anıyorum.