12 Ekim 2013 Cumartesi

Her sabah, bu âleme geri gelişimde, Bir ışık, bir de acı olur yüreğimde… Işık ,Tanrı’dan ve Sevgiden Acı ise, mesafeden sadece. O Işık, coşkuya dönüşür hemen, Yüreğime değince… Bu coşku ân olur beni çocuklaştırır, Düşsel bir çocuk tutar elimden, Eminönü’nde, Şişhane’de Nişantaşı’nda gezdirir kendi keyfince. Çocuktur çok sıklıkla küser, darılır, O zaman Kânun-i Evvel gelir Bir tipi bir kar , fırtına Ve Işık, çocuğun sandığına Konarak, Karlar altında bir gömü olur Günlerce. Hüsrev Hatemi

15 Haziran 2013 Cumartesi

O öldü

  
O öldü,
Elif’e yöneldi
Elif çekmesine gerek yok…
Bâ harfi gibi uzanmış
Cevr ve Cefâ’nın  Cim’inden,
Melâl ve Elemin Mim’nden,
Âzâde oldu artık.
         Ölüm Elif’e yolculuktur,
         Bütün harfler unutulur
         Sahibi izin verirse eğer,
         Bizimle kalan Elif’tir…
        Bir de aşkın Ayn’ı
        Yani Elif ve aşkın aynı.
Ortalık simsiyah değil sandığımız gibi…
Açık yeşil ve koyu Mavi;
Fakat sessizlik yürek delici,
Selâm sözü en büyük teselli,
İzin verirse Kelâm’ın sahibi.
 Evet sessizlik korku verici
Sadece kulağa erişirse bir”Selâm”
Bu kâfi.                                                Hüsrev Hatemi






                                   

13 Haziran 2013 Perşembe

Kederli Öykü

Bana anlattı vaktin çok geç  olduğunu   Çocuk,
Konuşmuyordu tabii, sadece baktı, mahzun…
Yerde ayak izleri “uzaklaşan O”nun
Yürekteki   izlerse,   gözlerinden;
Bir goncaydı mutluluk hiç açılmamışken solgun.
Aramızda da bir “Kan Kalesi”
Ok yağıyor üzerime bardaktan boşanırcasına yoğun,
“Bana öyle bakmamalıydın giderken,
Cehenneme dönmemeliydi yokluğun.”
   Ardına bakmaların olmasaydı mahzun,
   Bu kadar ağrımazdı belki kalbim…
   Ama beni yalnız bırakıp giderken,
   Bakışlarınla yıkılmış,
  Gidişinle kimsesizim…
Son sahnemiz bu olacaktı demek bizim,
Arada yüksekte bir kan kalesi
Ve   giderken  arkaya bakış atan
İki suskun.
                      Hüsrev Hatemi

Kederli Öykü

Bana anlattı vaktin çok geç  olduğunu   Çocuk,
Konuşmuyordu tabii, sadece baktı, mahzun…
Yerde ayak izleri “uzaklaşan O”nun
Yürekteki   izlerse,   gözlerinden;
Bir goncaydı mutluluk hiç açılmamışken solgun.
Aramızda da bir “Kan Kalesi”
Ok yağıyor üzerime bardaktan boşanırcasına yoğun,
“Bana öyle bakmamalıydın giderken,
Cehenneme dönmemeliydi yokluğun.”
   Ardına bakmaların olmasaydı mahzun,
   Bu kadar ağrımazdı belki kalbim…
   Ama beni yalnız bırakıp giderken,
   Bakışlarınla yıkılmış,
  Gidişinle kimsesizim…
Son sahnemiz bu olacaktı demek bizim,
Arada yüksekte bir Kan Kalesi
Ve   giderken  arkaya bakış atan
İki suskun.
                      Hüsrev Hatemi

31 Mart 2013 Pazar

Türk Şiiri Yine orman gibi Olmalı

               Son yıllarda orman niyetine hep çam ormanları gördüğümden, karışık ağaçlardan oluşan ormanların güzelliğini unutmuştum.Bu yılın Temmuz ayının başlarında iki gün,Kırklareli’nin Demirköy ve İğneada  bölgelerinde geçti.Çam ormanlarının arkasından konuşmuş gibi olmayayım,Çam ormanları da güzel,fakat asıl orman güzelliği,gürgen,kayın,dişbudak,ıhlamur,meşe topluluklarıyla hissediliyor.Ormanla söyleştiğim bu iki gün içinde,bir benzetme canlandı kafamda…Benim çocukluğumdan,1970 li yıllara kadar,Türk şiiri,bir orman görünümdeydi.Fuzuli,Necati ,Hayali şiiri başka bir ağaç türüydü.Yunus Emre,Pir Sultan Abdal şiirleri  ise başka bir ağaç türü.Yahya Kemal şiiri Çınar benzeri akçaağaç gibiydi.Bir yönüyle Baki’ye benziyor(çınar)bir yönüyle akçaağaça(yeni şiirleri).
Bazı şairler in şiirleri bodur meşe gibidir.Hem seversiniz,bu toprakların ağacıdır  çünkü,hem de bir çınar ağacı kadar etkileyici bulmazsınız.Bazı şairlerin şiirleri süs ağacı gibiydi,ormanda boşuna aramayın.Ama salonlarda istediğiniz kadar,vitamini ve suyu verilen süs ağacı şiirler.1970 li yıllardan sonra,Türk Şiiri ormancıların “çakma orman dediği”çam ormanları görünümü almağa başladı.Şarkı güfteleri olmak için yazılan şiirler de “gelir getirsin,duyguları tutuşturacak kibrit çöpü yapmağa yarar”diyerek ekilmiş kavak topluluklarına benzemeğe başladı.Gelir düşünülerek dikilmemiş olan kavaklar ,insana “uzun gavah gıcım gıcım gıcılar/Ana benim sol yanımda sancı var/Ben ölürsem benden daha genci var” gibi ilhamlar verirdi .Yirmi yılda kesilmek üzere dikilen kavaklara ise,acıyarak bakıyorsunuz.İşte şarkı güfteleri olsun diye yazılan şiirler de, bu ikinci tip kavaklara benziyorlar.Güzel,ama gıcım gıcım gıcırdayan kavak değil,kibrit olmak için dikilmiş kavaklar.
1970 li yıllara kadar,şiirler çok fazla sayıda türlere ayrılmıştı,bu türler de aynen botanikteki gibi ,iki kelimeyle sınıflanabilirdi.Mesela akçağacın bir tipine “Acer pseudoplatanus”diyoruz.Birinci kelime “acer”bütün akçaağaçların adıdır.”Pseudoplatanus”ise bu akçaağacın yapraklarının  çınara benzediğinden verilmiş”alt tür”adıdır.Çocukluğumda  Yahya Kemal ,hem çınara hem akçaağaca benzeyen bir ağaç tipi demekti.Yunus Emre “halk şiiri yapraklı Çınar ağacı”denecek türde bir şiiri temsil ederdi.Orhan Veli,bir süs ağacıydı.Nazım Hikmet,büyük bir çitlenbikti.Rıza Tevfik Bölükbaşı bir ıhlamur ağacıydı.Tevfik Fikret At kestanesi,Cenap Şahabettin gürgen,Ahmet Haşim erguvan ağacıydı.Aşık Veysel,meşeydi.Hepsi ormana ayrı bir güzellik verirken,Orhan Veli  de salonlara güzellik verirdi.Sonra bir şeyler oldu,şiirimiz,güzel de olsalar çam ağaçları gibi hepsi az çok birbirine benzer bir görünüm aldı.Salon bitkilerinden bazıları dile gelip “ben salon bitkisi değilim,aziz ülkemin en birinci ağacı benim”diye haykırmağa başladılar.Bazı salon bitkileri,yakası açılmadık küfür sallamakla ,başkaldırı şiiri söyleyen bir çınar saydılar kendilerini.Salon bitkileri de Allah yaratığıdır ve onlara da iyi bakmalıyız.Ama her dediklerine inanmadan.Çam şiirler de güzeldir.Fakat unutmayalım  Türk şiiri bu topraklarda dokuz yüz yılı aşan bir zamandan beri var.Ayrıca bu şiir bir orman.Bütün ağaçların hakkını verelim ve ormana  iyi bakalım.Süs bitkisi şiirlere  de,turfanda meyva ve sebze şiirlere de özen ve sevgi gösterelim.Toplum halinde ve “kalkın ey ehl-i vatan”diyerek böyle değişimleri yapamayız.Çünkü insanlar da bir orman gibidir.Meşe,çınar,ıhlamur,kayın,çitlenbik,ısırgan otu,sarmaşık insanlar,diğer ağaçların da varlığını ve güzelliğini fark etsinler,bu da reform demektir.Bir örneklikten kurtuluş demektir.  Hüsrev Hatemi

15 Ekim 2012 Pazartesi

Semtlerin Musikisi

                                                          Hüsrev Hatemi
On iki on üç yaşlarında Yahya Kemal’in “Gâh akarken hüznü eyyam-ı hazanın Göksu’dan / Tek teselli mutribin elhân-ı nâyından gelir” mısraları ile tanıştım. Bu tanışmadan bir ay kadar sonra annem ve akrabalarla yapılan bir Küçüksu gezisinde,Küçüksu’nun musikîsini duydum. Gerçekten de semtlerin bir musikîsi vardır. Binaların her biri, ufuktaki deniz manzarası, görülen bir vapur, bir ağaç, semt sakinleri bu bestenin notalarıdır. Yalnız şunu da eklemek lazım, her dinleyici için bu notaların yorumu farklıdır. Birbirine yakın besteler dinlemek için iki beynin aynı nesilden olması, hatta aynı dinden veya aynı inanıştan, aynı edebiyat zevkinden olması şarttır.
Mesela Beşiktaş’ı ele alalım; Beşiktaş bana Rıza Bey’in “Meyledip ağyarı aldın yanına / Bivefâ hercâi yazık şanına” şarkısını dinletir.
Fındıklı’dan sözsüz bir saz eseri, mesela Tanburî Cemil Bey’i dinleyerek, Meclis-i Meb’usan’ın işgal ediliş günlerini düşünerek geçerim. Tophane’den bir tulumbacı türküsü dinleyerek geçerim. Kadiriler yokuşunda ve Karataş türbesi önünde kulağımda “Hazret-i Pir Efendimiz” veya başka bir tasavvuf neşesinde beste çalınır. Beyoğlu’nda “Beyoğlu’nda gezersin”i, St. Antuan önünde bir “erganun” ahengi dinlerim. Tünel’e Şeyh Galip türbesi önüne gelince “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenâre düştü / Dayanır mı şişedir bu reh-i seng sare düştü” sözlerini yazan Galip Dede’yi anarak geçer,hem bu besteyi hem de Mevlevî ayinlerini duyarım. Şişli’de “Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından” şarkısı başlar. Şişli Camii’nden kalktığını hatırladığım her uğurlanan kişinin hatırası, bu besteye ayrı besteler ekler.
Osmanbey Atatürk Müzesi önünden bir Saadettin Kaynak bestesi, bazen da “yaslı gittim şen geldim”i dinleyerek geçerim. Pangaltı’dan Rumca bir Şarkı dinleyerek geçtikten sonra ,Harbiye’de askeri marşlar başlar. 1912’de milli birlik için Kaptanzade Ali Rıza Bey’in bestelediği, sade sözlerini bildiğim, maalesef, işe yaramamış olan besteyi düşünürüm “Bak Hasan’la Vartan’a, asker oldu Vatan’a, bak Nesim’e Petro’ya, asker oldu orduya. Elele hep verelim kardeşçe birleşelim.”
Eminönü’nde ve Galata Köprüsü üstünde ruh haline ve mevsimine göre besteler değişir. Fakat çoğu “Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına, Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına” havasındadır. Sirkeci, birbiri ardından gelen bestelerle bana bir fasıl dinletir. Babıâli’den geçerken sevdiğine derdini “Arzetmeğe” fırsat bulamayan İstanbul Efendisini düşünürüm. “Derdimi arzetmeye ol şuha bir dem bulmadım.”
Vilayet önünde Babıâli baskınlarını “Ordumuz etti yemin, titredi ru-yi zemin” eşliğinde düşünürüm.
İran Konsolosluğu önünde Hafız’ın gazeli başlar “Hergiz nemired an ki dileş zinde şod be aşk” Divanyolu’na çıkınca serhat türküleri, Dede Efendi, Şakir Ağa, Şeyh Bedrettin, Sultan Abdülhamid, İkinci Mahmud, Köprülüler, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Ziya Gökalp, Fatma Gevherin Sultan çağrışımlarının yarattığı nağmeler ortamından hızlanarak kaçar veya müsait bir günümde isem, beynime bir ses filtresi takarak bu çağrışımlardan yalnız birinin musikisini dinlemeye çalışırım.
İstanbul’da yalnız bunlar duyulmaz. Öyle noktalar vardır ki bir Anadolu türküsünden bir klasik müzik parçasına geçilir. Biraz sonra bir Türkçe tango başlar.
“Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul” bestesi bence tüm İstanbul’un bestesidir.
İstanbul’u sevmek bu bestelerin değişmemesine de çalışmak demektir. Bestelerin kişilere göre farklı olabileceğini söylemiştim. Fakat tehlike şuradadır. İkinci Mahmut Türbesi önünde Sultanahmet Meydanı’nda, Şişli’de, Tünel’de hep aynı tipte musikî duyulursa, artık İstanbul öldü demektir. Gayri isteyen Fadime’nin düğününde halay çekmek için köyüne avdet buyursun, isteyen makarna tenavül etmek için Trieste’ye gitsin. Bize de vefat etmek düşer.


30 Eylül 2012 Pazar

Yahya Kemal Beyatlı Şiirinde Din ve Tasvvuf

Yahya Kemal Beyatlı’nın Şiirinde Din ve Tasavvuf
H. Hüsrev Hatemi

Yirminci yüzyılın Türk şairleri arasında, Yahya Kemal Beyatlı ilgi çekici bir özellik taşımaktadır. Yahya Kemal, Batıya dönük yüzü ile, Cenap Şehabettin’den geri kalmamakta, hattâ Ahmet Haşim’den daha batılı bir görünüm sunmaktadır.
Bize dönük yüzüyle de, Tevfik Fikret’ten, Cenap Şahabettin’den, Ahmet Haşim’den daha ileri bir İslami görüş ve duruşa sahiptir. Yahya Kemal, özellikleri çok araştırılmış, hayatı diğerlerinden daha fazla göz önünde geçmiş bir şair olduğundan, sıklıkla İslam inancının pek kuvvetli olmadığı ileri sürülmüştür. Fakat bu, acele bir hükümdür.
İnançtan kopmuş bir Yahya Kemal kesinlikle bunu, konuşmalarında veyâ şiirlerinde belirtirdi. Bu da, yaşadığı devirde, ona olumsuz bakılmasına yol açmaz, aksine “ilerici” görülmesini bundan “prim kazanmasını” sağlardı. Halbuki Yahya Kemal ölümüne sayılı günler kaldığında bile “ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/Bir çare yok mudur buna yâ Rabbül Âlemin” demiştir.

Kendi Gök Kubbemiz ve İnanç İzleri
Yahya Kemal Beyatlı’nın, daha modern tarzdaki şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adını taşıyan kitapta, geleneksel zevkle yazılmış şiirleri ise “Eski şiirin Rüzgarı ile” adlı kitapta toplanmıştır.
“Kendi Gök Kubbemiz” kitabındaki şiirlerinde, İslam inancı daha yalın cümlelerle belirtilirken, “Eski Şiirin Rüzgarı ile” kitabında, daha çok tasavvufi remizlerle (simgelerle) karşılaşılır.

Örnekler
1-      Ordu milletlerin en çok döğüşen en sarpı / Adamış sevdiği Allahına bir böyle yapı (Süleymaniye’de Bayram Sabahı)
2-      Büyük Allahı anarken bir ağızdan herkes / Nice bin dalgalı Tekbir oluyor her bir ses (Süleymaniye’de Bayram Sabahı)
3-      Musikisinde bir taraftan din / Bir taraftan bütün hayat akmış / Bir taraftan Boğaz, o Şehrayin / Mavi Tunca’yla gür Fırat akmış (Itri)
4-      Bir bir açılırken göğe, son def’a yarıştık / Allaha giden yolda meleklerle karıştık (Mohaç Türküsü)
5-      Görmüş İstanbul’a yüzbin meleğin uçtuğunu / Saklamış durmuş asırlarca hayâlinde bunu (İstanbul Fethini Gören Üsküdar)
6-      Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine / sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti / Bir tatlı intizâra çevirmiş süküneti (Atik – Valde’den inen sokakta)
7-      “Gönlüm, dilim kanım ve mizacımla sizdenim / Dünyâ ve ahrette vatandaşlarım benim (Üsküdar’ın dost ışıkları)
8-      Mânevi çerçeve beşyüz senedir hep berrak / Yaşayanlar değil Allah’a gidenlerden uzak. (Koca Mutsâ Paşa)
9-      İçimde dalgalı Tekbîr’i en güzel dinin / Zaman zaman da Nevâ-Kâr’ı doğsun Itri’nin. (Yol Düşüncesi)
10-  Yarâb dedik nedir bu muamması hilkatin (Bir Yıldız Aktı)
11-  Gaaibde bir muhavere geçmiş de pek hafi / Gaybi’ye söylemiş bunu İdris’i Muhtefî (Mâvera’da Söyleniş)

Eski Şiirin Rüzgârı ile
12-  Görünce âyine-i neşvesinde lâhutu / Kemâl-i vecd ile kurban olur gönül gönüle (Gönül)
13-  Yegâne hüsn-i ilahi odur Cemâlullah-Cihâna Ahsen-i takvimden ıyân olalı (söz meydanı)
14-  Ezan-ı Muhammedî. Baştan Sona “Ezan”a Övgü
15-  Dîdar-ı Kibriyayı kemaliyle gösteren / Şeyda gönülden özge bir âyine görmedik.
Tanrı’nın cemâlini bütün mükemmelliği ile gösteren bir ayna olarak, coşkulu âşık gönlümüzden başka ayna tanımadık (Ne Bildik Ne Bilmedik)
16-   Bir gün dolarsa çilemiz ey Rabb-i Zülcelâl / Bir şer bırakma der kef-i mîzan edilmedik (16 Mart 1920)
Bir gün bu çilemiz dolarsa ey ululuk sahibi rabbim, terazide hiçbir kötülüğü (bize yapılan) tartılmadan bırakma (Şehzadebaşı Karakolu şehitleri, İstanbul’un işgali)
17-  Ya Fahr-i kâinat sen îfa et ecrini / Divan-ı Kibriya’da bu şark ercümendinin (Ali Emiri’ye Gazel) Ey Kainatın Övüncü olan peygamber yarın Hak divanında, Doğu’nun bu seçkin kişisine yaptıklarının ödülünün verilmesini sağla.
18-  Karışsın cân ü cânan yükselen bang-ı Enelhak’la Şeriat bir dahi Mansur’u berdar etti sansınlar (Zevkabad) Can ve Cânan Enelhak haykırışı ile birbirine karışsın / Şeriat Mansur’u bir defa daha dar ağacına çekti sansınlar.
19-  Kalkıp Hudâ’ya doğru giden bir sefînede / Erbab-ı neş ve mest gider, nâhudâ içer (Kadri’ye gazel)
Kalkıp da Tanrı’ya doğru yol alan bir gemide, neşe sahipleri (yolcular) de kaptan da içer. (ilahi aşk)
20-  Dünyada bu iksir ile mes’ud olan ervah / Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler (Veda Gazeli) 
Dünyada ilahi aşk şarabıyla mutlu olan ruhlar, ölümsüzlük âleminde de devamlı mest olsun Erenler!
21-  Hilkat lisan-ı hal ile her bâr söylenir / Mânâ-yı Rabbi etmeyip ızmâr söylenir (Derin Beste)
Yaratılış,  hal dili ile daima anlatılır. Yaratılışta Tanrı’nın tek yaratıcılığı da gizlenmeden söylenir.
22-  Mesnevî şevkini eflâke çıkarmış nâyız / Haşredek hem-nefes-i Hazret-i Mevlânâ’yız (İsmail Dede’nin Kâinatı) Mesnevi’nin coşkusunu göklere çıkarmış neyiz. Kıyamete kadar Hazret-i Mevlânâ ile eş sesli, eş nefesliyiz.
23-  Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etti firar / Kalb-i İslam’a nüfuz eylemeğe gelmiş iken (Tahmis-i Gazel-i Hümayun) Çanakkale savunmasını oven, Sultan Reşat’ın manzumesini tahmis.
24-  Şu kopan fırtına Türk Ordusudur yâ Rabbî / Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi / Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Galib et,  çünkü bu son ordusudur İslâm’ın (26 Ağustos 1922) Bu dörtlük Büyük Taarruz için yazılmıştır.

Sonuç
Ahmet Haşim’i, Cenab Şahabettin’i ve daha bir çok kişiyi sorgulamayan bir kısım müslüman aydınlar, içki içtiği için olmalı, Yahyâ Kemâl’in inancına şüphe ile bakmaktadırlar. Yukarıya aldığımız yirmi dört örnek yeter mi acaba?
Yahyâ Kemâl Beyatlı, düşünen bir şairdir. Düşünen bir beyin olarak “ölümden sonra düşüncemiz, beynimiz, duygularımız devam edecek mi?” şeklinde şüphelere düşmüştür. Açık sözlülükle, bu şüphelerini de belirtir. Fakat Sermet Sami Uysal’a şüphelerini anlattıktan sonra der ki “Ben Türk ve Müslüman olarak doğdum. Türk ve Müslüman mezarlığına gömüleceğim. Ölüm, benim milletimin hayalinde tesbit ettiği gibidir. Ma’dâsı (geri kalanı) benim şahsi fikirlerimdir” (*)

(*) İşte gerçek Yahya Kemâl Sermet Sami Uysal. İnkılap ve Aka Kitabevi. 1972 İstanbul