13 Haziran 2012 Çarşamba

Haziran 2012

                                          Kastamonu’yu ,iki defa görebildim.Her iki ziyarette de ,Şeyh Şaban-ı Veli ziyaretinden sonra,”Ayağı Yanık Evliya “türbesini ziyaret etmiştik.Özellikle 2003 deki  son ziyaretten sonra “Ayağı Yanık Sultan kimdir acaba?”sorusu beynimde çakılı çivi gibi kalmıştı.800 yıl önce,Kastamonu fethinde şehit düşmüş bir asker olduğu söyleniyordu.Genellikle, şehitlerin mezarları da evliya gibi ziyaret edilir.Fakat bu türbe evliyalaşmış bir askere ait olsaydı,”Ayağı Yanık Yiğit veya ayağı Yanık Baba” unvanları verilirdi.”Sultan” veya “Evliya” gibi unvan verilmesi,Ayağı Yanık’ın bir mutasavvıf veya ermiş olduğunu düşündürür.Geçen gün,Mevlana’nın  Fih-i  Mâfih’ini  okurken 21 ci bölümde Şerif-i Pâ-suhte(Ayağı Yanık Şerif)der ki” başlığıyla karşılaştım.Mevlâna ,Şerif-i  Pâsuhte’nin  bir sözünü ele alarak”Bu söz berbat bir sözdür diyor.Şems-i Tebrizi’nin  Makalat adlı  eserini İran’da  bastıran Muhammed Ali Muvahhid, Şerif-i Pâ-suhte’nin  hicri 7ci yüzyıl ilk yarısında Konya’da veya civarında yaşamış bir irşad edici olduğunu söylüyor.Muvahhid’e göre,Mevlâna ve Şems’in tenkid ettiği Şerif-i Pâsuhte’ye, Muhakkık-ı Tirmizi, olumlu yaklaşmıştır.Şu halde,Kastamonu’daki “Ayağı Yanık”Türbesi  büyük ihtimalle  “Şerif-i Pâ-suhte”ye aittir.Kastamonu ve Sinop’un Selçuklular tarafından fethedildiğini düşünürsek,bu ihtimal uzak değildir.Kastamonu ve Türkiye üdebasına duyurulur.
                     Faruk Nafiz Çamlıbel
1940 lı ve 50 li yıllar Türkiyesinde, İstanbul,Ankara, Sıvas, Kars fark etmeden ,her hangi bir öğretmene,subaya ,hatta bir kitap okuyan kırtasiyeciye,bir devlet memuruna “Han Duvarları “deseniz ,”Yağız atlar kişnedi,meşin kırbaç şakladı/Bir dakika araba yerinde durakladı”cevabını  alabilirdiniz.”Han Duvarları” şiiri bu kadar yaygın bir üne sahip idi.Yahya Kemal,divan edebiyatından da,Fransız şiirinden de,Edebiyat-ı  Cedideden  de  hoşlananların şairi  idi.Faruk Nafiz ise ,hem Yahya Kemal^den hem  Edebiyat-ı Cedide’den hem de hececilerden hoşlanan bürokrat ve aydınların şairiydi.
Sol aydınlar veya sol ile ilgisi olmayıp kendilerini solcu göstermeyi  yararlı sayanlar,bu  iki isimle de ilgilenmezlerdi.1960 lı yıllar başlayınca Faruk Nafiz Çamlıbel,sırf Menderes’in  partisinden milletvekili olduğu için Yassıada’ya gönderildi.O,memleketine küstü.Laylayloman takımı da Çamlıbel’e küstü.Fakat ayrıca bizde Toplumsal(İçtimai)vefa duygusunun da bir tahtası noksan olduğundan,1960 lı yıllar bitince,Çamlıbel nerdeyse unutuldu.Yalnız Faruk Nafiz değil,Orhan Seyfi Orhon da,Yalnız bu üç isim değil,Rıza Tevfik Bölükbaşı da unutuldu.Çamlıbel’in unutulması,Demokrat Parti ve Menderes Bayar ikilisini seven takımın vefa eksikliğinin,Orhan Seyfi Orhon’un unutuluşu da hemen hemen aynı eksikliği n kanıtlarıdır.Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın unutuluşu ise,siyasetle-sanatı birbirine karıştırmakta çok ileri giderek,bir zamanlar Nazım Hikmet’e yapılanın ters istikametinde bir vefasızlığın örnekleridir.Behçet Kemal Çağlar pek güçlü bir şair değildi.Unutulması çok garip bir mesele değilse de,Kemalist ahibba onu hatırlamalıydı.Bazı gençler,hececileri”demode “buluyorlar..Fakat aynı kişiler Baudelaire,Rimbaud,Valéry denince pür duygusallık kesiliyorlar.Halbu ki,hece veznini küçümseme mantığıyla okunurlarsa,bu şairler de hece vezni şairleridir.
                           Şu halde ne yapalım?
Bir fincan kahve,bitki çayı veya Rize Çayı eşliğinde,elimizde Faruk Nafiz Çamlıbel şiirleri olarak rahat bir kûşe’ye çekilelim.Alay etmeye değil,musiki dinlemeye ve Türkçenin güzel bir dil olduğunu bir daha duymak ve kabullenmeye hazır olarak bazı mısraları veya  şiir bölümlerini yüksek sesle okuyalım.Çok beğenmeyebiliriz,beğenmezsek Faruk Nafiz bir şey kaybetmez.Fakat ,Türkçe şiir,belki üzerinde plastik şişeler,olan bir kirli nehir olmaktan kurtularak yine  ana kaynağı arı duru Türkçe olan bir  nehr-i aziz olmağa yüz tutar.

5 Şubat 2012 Pazar

O öldü

                                       O öldü
Elif’in kendisine yöneldi:
Elif çekmesine gerek yok…
Bâ harfi gibi uzanmış
Cevr ve Cefâ’nın  Cim’inden,
Melâl ve Elemin Mim’nden,
Âzâde oldu artık.
         Ölüm Elif’e yolculuktur,
         Bütün harfler unutulur
         Sahibi izin verirse eğer,
         Bizimle kalan Elif’tir…
        Bir de aşkın Ayn’ı
        Yani Elif ve aşkın aynı.
Ortalık simsiyah değil sandığımız gibi…
Açık yeşil ve koyu Mavi;
Fakat sessizlik yürek delici,
İzin verirse Kelâm’ın sahibi.
Selâm sözü en büyük teselli,
 Evet sessizlik korku verici
Sadece kulağa erişirse bir”Selâm”
Bu kâfi.                                                Hüsrev Hatemi





2 Ekim 2011 Pazar

Yirminci Yüzyıla Sitem

                                            Yirminci  Yüzyıla Sitem
Yağmur ormanlarının sözü geçmezdi her gün,
Ama Faik Sabri Bey’in eserlerinde onlar vardı
Hikmet Feridun Bey cihanı gezer,
Bize naklederdi gördüklerini
Hacca gidilir,Van’a gidilir,
Ankara Erzurum da görülebilirdi
Fakat Maldivler,Avustralya,Kanguru,koala  ve kolibrileri
Ancak Faik Sabri Bey anlatırdı
Yağmur ormanlarını,buzulları,
Kuş cennetlerini,vadileri,
Ekolojik Dengeyi veya Arzullahı,
Okyanusları hızlı aşmağa
Yıldırım hızıyla haberleşmeye
Yıldırım hızıyla mahvetmeğe
Kurban ettik sadece bir yüzyılda
Yani yirminci yüzyıl
İnsanlığın  âkıbetini
Kötülüğün gücünü ve genliğini
Her saniyesinde gizleyen
Bir yüzyıl  oldu yirmincisi
Yüzyılların  siyah incisi
Kincisi,dincisi,Stalincisi
Komünisti,faşisti,Çincisi
Bu yüzyılda var oldular
Sağ kalanlar  yeni  tahtlar yaptırarak
Bilgece kurumlandılar ve kuruldular             Hüsrev Hatemi

Na't

Davul sesli düşünürler,ney sesli düşünürler
Mitralyöz sesli önderler
Gediler ve geçip gittiler
Sen İlahi Makamın her nağmesini
İnsanın ve Evren'in macerasını
Bize kanun sesiyle ulaştıransın

Sesinde savaş davulu duyanlar utansın                                        
Karikatüristler,uçuk ve bencil  kişiler
Hiç etkilemez beni,Şeytana karşı verilmiş
Bir red cevabısın,
Yalın fakat şaşırtıcı güzel
“Muhammed”cevabısın.

Yedikule Hafif Zaman- Metro'su


-Güzin Duygulu’ya-(Rahmetli Ablam)
Orda, incir ağacının altında,
Su saati var, boş bulunup da,
Düşmesin ona, boğulur Baba;
Ben, onu seveceğim.
Kuşlar tramvaya binmezler ki hiç,
Vapurlar üstünden uçar onlar,
Sen de tramvaya binme Baba...
Düşersin Şişhane yokuşunda,
Ben seni bekleyeceğim.
Bostanlarıyla yemyeşil Lânga,
Çehre değiştirmemiş İstanbul daha
Cerrahpaşa’da ve Etyemez’de
Nice Osmanlı yaşıyor hâlâ.
Âkif de hayatta, Mısır’da henüz
Mavi gök altında, dalgasız ve düz
Marmara uzanıyor önümüzde.
Cep saatin mi iletti seni suya,
Beni, o günlerin incir altına?
Birlikte yürüsek Kadem Tekkesi’ne
Herkes geri döner, hayal bu ya.
Kum desem, kum saati mi akla gelir?
Yahut Arabide “kalk” demek midir,
Şimdi bunu hangi Kumkapılı bilir?
Ne işe yarardı Muvakkithane?
Orasını pek bilemiyeceğim.
Eski ve yeni müteverrimler...
Ferda’yı bekleyip duruyorlar
Zaman gemisinin düdük sesleri
Beni günümüze çekti tekrar.
Sıhhatler olsun İbrik Kalfa’mız,
Seni de birgün göreceğim...
Ümit, hüzün, elem, hayalden başka,
Ne var insanoğlunun elinde?
Seni bıraktığım zaman tünelinde,
Tramvaya binme olur mu Baba,
Düşersin Şişhane yokuşunda,
Hep seni bekleyeceğim.       Hüsrev Hatemi









Uzlet Köşesi

UZLET KÖŞESİ
Yıllar birikir ardımızda, yürek,
Yıpranır ve soluk daralır
Güneşli geniş bulvarlardan,
Isıtan dost tebessümlerden
Uzlet köşemize ne kalır?
Hele elden gidince teselliler
Teslim oluruz teessüflere…
Mazinin seyrüsefer memurları,
Sühulet gösterirdi seyyahlara
Keder ki bir siyâhi seyyahtı, onu sen,
Onu sen hoş tutmadın ey yüreğim!

Güller dökülür bülbül ölür, sevgi gider
Çimen çocukları yeşerir sonra,
Onlar da çekilir birer birer,
Neydi ey yürek ne sandın ki?
Hüzün kalır mıydı gitmişken sevgi.
Bir gün “Devletle efendim” diyerek,
Hüznü ve Sevgi’yi uğurlayan kimdi?
Ey yüreğim ne kadar da değiştin,
Seni tanıyamıyorum inan ki...
Dört yönden uğultusu olayların,
Yine düğümlendi dün ve yarın;
Taş döşeli bahçede ağaçların,
Altında kızıl ve sarı yığın,
Belirdi, demek ki sonbahardır...
Gün ardı karanlık güz ardı kardır Hele elden gidince teselliler,
Yalnızlık köşemize ne kalır?
Teslim oluruz teessüflere.
Neydi ey yürek sen ne beklerdin ki?
Hüzün kalır mıydı gitmişken Sevgi...  Hüsrev Hatemi










Deidesheim Düşünceleri

DEİDESHEİM DÜŞÜNCELERİ
Gün bitiyor, gece de sona erecek,
Başladığı gibi,
Bütün yüzyıllarda
ve her gün
Tekrarlanmadı mı bu,
Akşamın inişiyle yürekleri ezen duygu?
Hallac ki bireysel günlerin pamuğunu atar,
Tanrının tek zamanında toplardı
Mutluydu, çünkü tek zamana
Koşutluğu sürdürenler,
Sürtünme kuvvetinden doğan elemi,
En aza indirenlerdir,
Mutluluk. tanrısal tek zamanla
Birlikte yahut ona koşut,
Olmaktadır bunu duydum..
Tekrar ediyorum: Bunu duydum,
Otuzyıl Savaşlarını görmüş.
Hemen her köşesi gibi yeryüzünün,
Acıdan pay almış Deidesheim’da…
Kuşlarla, yaban ördekleriyle,
Meşelerle bütün yaratıklarla bir olup,
Hatta ölümden sonra da
Tanrısal zamanda olmaktır mutluluk   Hüsrev Hatemi